Abdülhamid - Erdoğan

“Abdülhamid’i devirmek” hülyasıyla mahvolanlar

Darbeci Paşalar

1876’da Midhat Paşa ile Hüseyin Avni Paşa’nın başını çektiği bir darbeyle Sultan Abdülaziz katledildikten sonra Osmanlı Devleti’nin başına ilk kez Mason locası tarafından tekris edilmiş bir şehzade tahta çıkartılıp Sultan V. Murad olarak padişah ilan edildi. Lakin kaderin bir cilvesiyle Midhat Paşa kadrosunun vesayetindeki Sultan Murad delirme alâmetleri gösterince tahtın en son adayı olan Şehzade Abdülhamid Efendi Midhat Paşa kadrosuna vermek zorunda kaldığı kanun-ı esasi ve meşrutiyet sözüyle tahta çıkartıldı.

Meclis-i Mebusan

Meclis-i Hüsran

Alelacele oluşturulan komisyonlara göre bir kanun-ı esasi yazıldı ve meclis-i mebusan için seçimler ilan edilerek meşrutî padişahlık rejimine geçildi. Seçimlerden sonra oluşan mebuslar meclisindeki takribî %60 Müslüman-%40 gayrimüslim dengesi Osmanlı Devleti’nin tamamen aleyhine bir tablo oluşturdu. Çünkü Bulgar, Yunan ya da Ermeni olanlar tamamen kendi milliyetlerinin Osmanlı Devleti’nden kopması için siyasî sisteme dâhil olurken bazı Arap mebuslar ise Osmanlı-İstanbul merkezî idaresinin askerî ve haricî-siyasî tedbirlerini kaldırmak için uğraştılar.

Doksanüç Harbi (1877-1878)

Abdülhamid’in Kurtuluş Savaşı

Gladstone’un İngiltere’de başvekil oluşundan itibaren Avrupa’da yükselen Türk husumetini azaltmak için yapılan bu yenilikler Çarlık Rusya’sının ve Avrupa’nın Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini ve taleplerini güncellemeye engel olamadı. Neticede Avrupalı devletlerin talepleri doğrultusunda Tersane Konferansı (Aralık 1876) toplandı. Bulgaristan’ın istiklalini ve Şarkî Rumeli denilen Filibe ve havalisinin Osmanlı idaresi tarafından onaylanan ama halk tarafından seçilen bir Hristiyan vâli tarafından yönetilmesi Osmanlı’ya dayatılınca Tersane Konferansı protokolü reddedildi. Midhat Paşa İngiltere’nin Osmanlı anayasasının garantörü olması şartıyla protokolü kabul edebileceğini bildirince padişah tarafından İstanbul’dan sürüldü. Yine Sultan Abdülhamid meşrutiyeti sürdürmeye devam etti. Avrupalı devletler protokolü tekrar gözden geçirerek, Osmanlı’daki Hristiyanları bağımsızlık ve isyanlara tahrik etmeye çalışan yeni bir protokol için Londra’da toplandı. Yine Osmanlı’nın devlet olma haklarının alenen ihlali olan Londra Protokolü’nün reddi Rusya’nın ilan-ı harp etmesine yol açtı. Tarihimizde Doksanüç Harbi (Hicri 1293 – Miladi 1877-78) olarak bilinen faciayla Rus kuvvetleri Osmanlı kuvvetlerini Tuna Nehri’nden Yeşilköy-İstanbul’a kadar püskürttü. Osmanlı başşehri İstanbul’un düşmesi ihtimaliyle birlikte Sultan Abdülhamid kendisini bir hayat-memat ya da kurtuluş savaşının içerisinde buldu. Savaş durumunda dahî ortak karar çıkartamayan meclis-i mebusanda yapılan oturumlarda savaşın yenilgiyle sonuçlanmasının bütün suçunu Sultan Abdülhamid’e yıkmaya çalışan ve hakaret edenler oldu. Tahta geçtikten 6 ay içerisinde başşehri İstanbul’u işgal edilmiş ve buna rağmen meclis tarafından idaresi kilitlenmiş bir ülke gören Sultan Abdülhamid meclis-i mebusanı tatil etti.

Osmanlı kıskaç altında

Abdülhamid ve Türkiye’nin meseleleri

Doksanüç Harbi (1877-78) yenilgisi üzerine Rusya’nın Şark (Osmanlı) meselesini tek başına çözmeye kalkıştığı Ayastefanos Antlaşması’nı beğenmeyen Avrupalı devletler, Rusya ve Osmanlı Berlin Konferansı’nda (Haziran 1878) bir araya geldi. Konferansta imzalanan Berlin Antlaşması’na (1878) göre savaştan önceki protokolde istenen Bulgaristan Hristiyan vâli yönetimi kuruldu. Adriyatik Denizi’nden Basra Körfezi ve Mısır-Libya’ya uzanan devlet topraklarının Balkan toprakları kuzeyde Bulgar-Romen, güneyde Yunan ve batı Balkanlar’daysa Sırp-Avusturya tarafından daraltma süreci hızlandırıldı. Savaş tazminatının bir kısmına mukabil Kars, Ardahan ve Batum Rusya’ya bırakıldı. Ayrıca ilk kez Osmanlı Devleti’ne kendi toprakları ve Ermeni, Makedon tebâsı hakkında reformlar dayatıldı. Buna göre Ermenilerin yoğun olduğu Sivas, Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbekir ve Elazığ olmak üzere altı vilayette Ermenilerin lehinde ıslahat yapılması maddesi eklendi. Üstüne üstlük harp tazminatı olarak Rusya’ya 802 milyon frank borçlandık.

Doksanüç Harbi’nden yenilgiyle çıkan ve başşehrini kaybetme tehlikesiyle başlayan süreçte bilfiil beka sorunu yaşayan Osmanlı Devleti’nde Sultan Abdülhamid’in tahliline göre Osmanlı Devleti’ni yıkıma götürecek sorunlar şunlardı:

  • Osmanlı’nın modernize edilmiş ve teçhiz edilmiş bir ordusu ve istihkâm hatları yoktu,
  • Gayrimüslim nüfusun tamamı Osmanlı’dan kopmuş yahut kopartılma sürecine girmişti,
  • Türk, Arap, Laz ve Kürt İslam ahalisinin birliği sağlanmazsa onlar da isyan edecekti,
  • Süveyş Kanalı’nın inşası (1868) ve buharlı gemilerin icadıyla birlikte gözünü Arap ve Basra Körfezi topraklarına diken İngiltere artık Rusya karşısında Osmanlı’yı himaye etmek bir tarafa Kıbrıs ve Mısır’ı işgal etti,
  • Osmanlı Devleti Kırım Harbi’nden bu yana borçlarını biriktirdi ve ödeyemedi,
  • Osmanlı Devleti’ni taşrada ve askeriye yönetecek yüksek eğitimli kadrolar yetişmemişti.
Hicaz Demiryolu

Abdülhamid’in çözümleri ve Türkiye

Rus felaketi ve İslamî unsurların bölünmesi tehlikesi karşısında Abdülhamid Osmanlı Devleti’ni asgari kuvvetine kavuşturacak bir program başlattı. Bu programa göre Sultan Abdülhamid İngiltere’nin ve Rusya’nın faal husumet ve taarruzlarına karşı mücehhez bir ordumuz olması için Almanya’dan acilen tecrübeli askerî hocalar ve kurmaylar getirtti. Başta Çanakkale’ye Krupp topları yerleştirmekle Türkiye’nin jeostratejik noktalarına zamanın en müstahkem siperleri ve istihkâmları inşa ettirildi. Askeri hocaların ve idadi mekteplerinin sayısının artırılması yanı sıra Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Hukuk, (Güzel Sanatlar) Sanayi-i Nefise Mektebi, Hendese-i Mülkiye Mektebi, (hoca ve öğretmen yetiştirme okulları) Dâr’ül-Muallimîn-i Aliyye, (Kız hoca ve öğretmen mektepleri) Dâr’ül-Muallimât-ı Aliyye, Mekteb-i Mâliye, Mekteb-i Ticaret, Halkalı Ziraat Mekteb-i Alîsi ve ilk kez Türkiye’de modern üniversite talimi yapan ve fen-edebiyat fakültelerinden oluşan İstanbul Darülfünûn’u açıldı.

İkinci olaraksa Türk, Arap, Kürt, Çerkez, Laz, Arnavut ve Boşnak kökenli Müslümanları birleştirmek ve devletin merkezî idaresine tâbi kılmak için ittihad-ı İslam’ı (İslamî birleşme) hedefleyen bir Osmanlı hilafeti vurgusu yapıldı. Çin’den Fas’a kadar Sultan Abdülhamid’in meşru halife olduğunu duymayan kalmadı. En başta İstanbul’a Trablusgarb’tan (Libya) getirtilen Şeyh Muhammed Zâfir ve Suriye’den getirtilen Ebülhüda Sayyadî olmak üzere Çin, Hindistan, Türk-Turan coğrafyasından Arab âlemine kadar bütün Müslüman kanaat liderleri, ulema ve meşayih ile çok ciddi münasebetler kuruldu. Buna ilaveten Rusya’nın dahliyle Doğu Anadolu’da kurulması niyetlenilen bir Ermeni devletine karşı Kürt aşiretleri silahaltına alınarak Hamidiye Alayları kuruldu. Kürt ağaları ve şeyhleri sarayda ağırlandı, rütbeler, nişanlar dağıtıldı, teçhiz edildi ve askeri eğitime alındı.

İttihad-ı İslam ve Almanya ile savaşsız bir ittifak siyasetinin son hamlesi olarak Sultan Abdülhamid %40’ı İslam âlemindeki hayırseverlerden toplanan paralarla Şam-Medine arasını kat eden Hicaz Demiryolu’nu Alman mühendisliği yardımıyla döşettirip hizmete açtı. Buna ilaveten de askerî ve içtimaî olarak Osmanlı Devleti’nin merkezî noktalarını birbirine bağlayacak olan ve ancak Cumhuriyet’in ilk yıllarında çalışmaya başlayacak olan Berlin-Bağdad Demiryolu Projesi ihalesini Almanlar’a verdi.

Son olarak zikredilmesi gerekense dış borçların tanzim edilip kurumsal bir yapıya kavuşturulması oldu. 1882 yılında kurulan Duyun-ı Umumiye İdaresi (Genel Borçlar İdaresi) ile Sultan Abdülhamid geliri hızlı ve nakit olan tütün, pamuk ve tuz tekeli gibi kurumları muvakkaten alacaklı ülkelerin memurlarına emanet etti. Bu sayede tenzilatlı bir muhasebeden sonra 121 milyon liraya düşürülen Osmanlı borçlarının 70 milyon liradan fazlası Sultan Abdülhamid devrinde ödendi.

Abdülhamid devrilirken

Devrilen Abdülhamid değil bizim istikrarımızdı

Rus tehlikesi, Hristiyan isyanları, Ermeni meselesi, Siyonizm, Arap hilafeti ve aşırı borçlanma gibi bir asır boyunca Türk milletini yaralayacak ve zorlayacak meselelerle çarpışan Sultan Abdülhamid’in Türkiye’ye getirdiği istikrarı hiçbir Jön Türk anlayamadı. Türkiye’deki iç mihrakları doğru değerlendiremeyen Jön Türkler ve İttihat-Terakki Cemiyeti yalnızca Avrupa’daki ve bilhassa Paris’teki siyasî gelişmelere özendiler. Bu yüzden Ermeni olayları sebebiyle Sultan Abdülhamid’in Avrupa’da Kızıl Sultan ve eli kanlı padişah olarak gösterilmesinde ve 1905’te Sultan Abdülhamid’in arabasının bombalanması gibi bir terör olayında dahi Ermenilerle birlikte Sultan Abdülhamid’e hakaretler yağdırdılar. Çünkü hürriyet ilan edilirse ve meclis açılırsa bu isyanların biteceğini ve borçların ödeneceğini düşündüler. Maalesef böyle bir mutlu son yaşanmadı.

1908 yılı itibariyle Rumeli’deki orduları kendi emri altına almasını başaran İttihat ve Terakki Cemiyeti mensubu subaylar ve askerler dağa çıkarak Sultan’ı meşrutiyetin ilanına zorladılar. Sultan Abdülhamid meşrutiyet ilan edince artık Osmanlı Devleti’nde başsızlık dönemi başladı. Çünkü İttihatçılar Sultan Abdülhamid’in iktidarı sıfırlanana kadar iç çatışmayı sonlandırmayacaktı. Neticede 27 Nisan 1909’de Sultan Abdülhamid’i devirdiler ve göstermelik bir padişahı tahta çıkardılar. İttihatçı bazı kesimler hürriyet geldi diye büyük nümayişlerde bulundularsa da Abdülhamid’in merkezî idaresinin sıkılığının ve birliğinin kalmadığını anlayanlar Bosna-Hersek’i tamamen işgal etti, Yunanlar Girit’i iltihak ettiğini bildirdi ve Bulgarlar tam bağımsızlık ilan etti. Abdülhamid’den sonra Balkanlarda ve Arap topraklarda başlayan çözülme ve bölünme süreci İttihatçıların yanlış siyaset gütmeleriyle hız kazandı. Mesela İttihatçı cenaha çok yakın olan İbrahim Hakkı Paşa kabinesi Balkan milletleri arasında paylaşılamayan kilise ve eğitim kurumlarının aidiyetini nüfus nisbetine göre düzenleyecek kanunu çıkardı. Böylelikle kilise sorunu çözüldü ve Abdülhamid’in hal’inden 3 sene sonra Balkan devletlerinin Türkler aleyhindeki ittifakı neticesinde başlayan 1. Balkan Harbi’yle (1912) Osmanlı Devleti Edirne’yi dahi kaybetti. Ancak Bulgarların çok toprak kazanmasını hazmedemeyen Karadağlılar, Sırplar, Yunanlar ve Romenler Bulgarlar aleyhinde harp çıkartınca Edirne’yi Enver Paşa geri alabildi.

Ülkenin başında bir tane meşru liderin olmayışının en kötü neticesi de Avrupa ve dünya harbine doğru giden ülkede iktidarı ele geçirmek için mecliste sürekli kavgaların yaşanması oldu. Bu İttihatçı-İtilafçı ve diğer hizipler kavgası Hasan Fehmi gibi bir gazetecinin katline, 1912 seçiminin İttihatçıların sopalarının gölgesinde yapılmasına ve Ocak 1913’te yaşanan hükümet darbesinde Harbiye Nazırı yani Milli Güvenlik Bakanı’nın Bâb-ı Ali’de (Başbakanlık ofisi) öldürülmesine sebep oldu. Altı ay sonra Haziran 1913’te ise yönetimi tek başına götürmeye çalışan Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın sokak ortasında arabasının kurşunlanması sonucu öldürülmesiyle İttihatçılar seçim yahut halk iradesiyle değil çetecilik faaliyetleri sonucunda devletin idaresini Enver Paşa liderliğinde ele geçirdiler. Sonuçta istibdat diye aşağılanan Sultan Abdülhamid devrinden çok daha katı bir İttihatçı istibdadının ve daha da fecisi devlette çeteleşmenin yaşandığı ibretamiz bir devir olarak tarihe geçti.

Sonuçta bütün ideolojisini ve mevcudiyetini Abdülhamid’i devirmek için kurgulamış olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ve sair muhalifler Abdülhamid’in gidişiyle geleceğini zannettikleri özgürlük (hürriyet) ve ittihatın (birlik) yerine daha çok bölünmüş bir vatan, istikrarsız ve cinayetlerle anılan bir siyasî ortam yaratmış oldular. Çok barizdir ki Abdülhamid’in düşüşüyle kazanacağını zannedenlerden kimse kazanmış olmadı.

Abdülhamid’i anlamak herşeyi anlamak olacaktır!

NECİP FAZIL KISAKÜREK